Tüketicinin markalarla kurduğu ilişki köklü bir değişimden geçiyor. Artık kullanıcılar bir markaya ait olmayı hedeflemiyor aksine markaların kendi dünyalarına anlamlı bir şekilde dahil olmasını bekliyor. Bu değişim marka sadakatinin tanımını da temelden dönüştürüyor. Sadakat artık yalnızca alışveriş sıklığı ya da ödül programlarıyla ölçülen bir kavram olmaktan çıkıyor; kişisel değerler, kimlik ve bireysel gelişimle doğrudan ilişkili hale geliyor.
Marka sadakati kavramında yaşanan dönüşümü odağına alan Ogilvy, bu değişimle birlikte “Brand Devotion” yaklaşımını duyurdu. Bu lansman, ajansın global ölçekte gerçekleştirdiği bir araştırmayla birlikte paylaşıldı.
Araştırma, tüketicilerin markalara geçmişe kıyasla daha düşük bağlılık gösterdiğini ortaya koyuyor. Bunun arkasında ise tüketicinin neredeyse sınırsız seçenekle karşı karşıya olması yer alıyor. Aynı zamanda tüketiciler, markalarla daha esnek ve kendi kontrolünde ilerleyen ilişkiler kurmayı tercih ediyor.
Sadakat zayıflıyor, beklenti artıyor
Ogilvy’nin global ölçekte gerçekleştirdiği araştırma tüketicilerin markalara olan bağlılığının zayıfladığını ortaya koyuyor. Bunun en önemli nedenlerinden biri tüketicinin artık sınırsız seçenekle karşı karşıya olması. Ancak bu durum markalara yönelik beklentinin azaldığı anlamına gelmiyor, aksine beklenti daha da yükseliyor.
Araştırmaya göre ABD’de:
- Tüketicilerin yalnızca yüzde 53’ü, favori markalarının kendi değerleriyle uyumlu olduğunu düşünüyor.
- Yüzde 45’i, markaların kişisel gelişimlerine katkı sağladığına inanıyor.
- Yüzde 40’ı, markaların insanlarla bağlantı kurmalarına yardımcı olduğunu söylüyor.
- Yüzde 43’ü, markaların kendi kültürel dünyalarına uyum sağladığını düşünüyor.
Bu veriler markaların tüketiciyle kurduğu ilişkinin hala büyük ölçüde yüzeysel kaldığını gösteriyor.
Duygusal bağ olmadan sadakat yok
Araştırmanın dikkat çeken bulgularından biri de şu: Her üç markadan ikisi işlevsel olarak yeterli olsa da duygusal olarak tüketiciyle bağ kuramıyor. Bu da markaları rekabet karşısında kırılgan hale getiriyor.
Tüketicilerin yüzde 89’u, kendi değerleriyle örtüşen markaları tercih etmek istediğini söylüyor. Ancak bu beklentiyi gerçekten karşılayan marka sayısı oldukça sınırlı. Pek çok marka yalnızca “amaç” söylemi üretmekle yetiniyor ve bu da purpose-washing eleştirilerini beraberinde getiriyor.
Sadakat programları eskiyor
Markaların önemli bir kısmı hala 10 yıl önceki sadakat mekaniklerini kullanmaya devam ediyor. Oysa kuşaklar arası beklenti farkı oldukça net:
- X Kuşağı: Statü ve ödül odaklı
- Z Kuşağı: Şeffaflık, değer uyumu ve gerçeklik odaklı
Bu değişim sadakat programlarının da yeniden kurgulanmasını zorunlu kılıyor.
Ogilvy’ye göre yeni dönemde sadakat, markanın sunduğu ürünün ötesine geçerek tüketicinin hayatına kattığı değerle şekilleniyor. Tüketici markalardan kendi yaşam yolculuğunu destekleyen bir rol üstlenmesini bekliyor. Bu çerçevede markaların görevi, bireyin kimliğine, değerlerine ve hedeflerine katkı sunan bir deneyim inşa etmek.
Lacek Group SVP’si Leanne Cordes bu dönüşümü şöyle özetliyor: “Markaların tüketicinin hayatında yer edinmesi artık bir ayrıcalık. Bu yer, yalnızca gerçek değer üreten markalara açılıyor.”
Markaya bağlılığın dört yeni boyutu
Ogilvy, “Brand Devotion” modelini dört temel boyut üzerinden tanımlıyor:
- Prensip: Markanın, tüketicinin değerleriyle uyumlu olması ve bu değerleri gerçekten yaşaması
- Topluluk: Tüketiciyi bir grubun parçası hissettirmesi ve benzer insanlarla bağ kurmasını sağlaması
- Potansiyel: Tüketicinin hayatını somut şekilde iyileştirmesi ve hedeflerine ulaşmasına katkı sunması
- Kültür: Markanın, tüketicinin yaşam tarzına ve dünyasına doğal biçimde entegre olması



