Ajans dünyasında konkur süreçleri uzun yıllardır büyümenin temel araçlarından biri olarak görülüyor. Yeni bir müşteriyi portföye katmak, büyük bir hesabı korumak veya rakip ajansların önüne geçmek isteyen ekipler; stratejiden yaratıcı fikre, medya planından prodüksiyon önerilerine kadar kapsamlı çalışmalar hazırlıyor.
Ancak bu süreçlerin çalışanlar üzerinde yarattığı baskı giderek daha ağır bir tablo ortaya çıkarıyor. The Great Pitch Company’nin 2026 araştırmasına göre reklam sektörü çalışanlarının yüzde 73’ü, konkur süreçlerinden kaynaklanan stres nedeniyle sektörü tamamen bırakmayı en az bir kez düşündü.
Bu oran, 2024 yılında açıklanan yüzde 33’lük sonucun iki katından fazla. İki yıl içinde yaşanan bu artış, konkur kültürünün yalnızca yoğun bir çalışma dönemi olmaktan çıktığını ve ajansların yetenek kaybını hızlandıran yapısal bir soruna dönüştüğünü gösteriyor.
Yetenek kaybı büyüyor
Araştırmaya katılan ajans çalışanlarının yüzde 57’si, konkur baskısının yetenekleri reklam sektöründen uzaklaştırdığını düşünüyor. Çalışanların yüzde 80’i ise konkur ve yeni iş geliştirme süreçlerinde yaşanan stres nedeniyle başka bir işe geçmeyi ciddi biçimde değerlendirdiğini belirtiyor.
The Great Pitch Company Kurucusu ve CEO’su Marcus Brown, yeni müşteri kazanmanın ajans büyümesi açısından taşıdığı önemi kabul ederken mevcut çalışma düzeninin sürdürülebilirliğini sorguluyor.
Brown’a göre çalışanların yüzde 80’inin iş değiştirmeyi, yüzde 73’ünün ise reklam sektörünü tamamen terk etmeyi düşünmesi, ajansların yeni iş geliştirme biçimlerini yeniden ele almasını gerektiriyor. Ajansların büyümeyi çalışanların yoğun emeğine, kişisel fedakarlıklarına ve sürekli artan çalışma saatlerine dayandırması uzun vadede hem çalışan sağlığını hem de iş kalitesini tehdit ediyor.
Bu tablo, reklam sektöründe uzun süredir yüceltilen yoğun çalışma kültürünü de tartışmaya açıyor. Konkur dönemlerinde gece yarısına kadar çalışmak, hafta sonlarını sunum hazırlayarak geçirmek ve kısa teslim sürelerine yetişmeye çalışmak çoğu ajansta geçici bir istisna olmaktan çıkarak iş yapış biçiminin parçası haline geliyor.
Hafta sonu çalışması sıradanlaşıyor
Araştırmanın çalışma saatlerine ilişkin verileri, konkur süreçlerinin çalışanların kişisel hayatına ne ölçüde yayıldığını gösteriyor. Ajans çalışanlarının yüzde 43’ü, konkur dönemlerinde kendilerinden her zaman veya sık sık hafta sonu çalışmasının beklendiğini söylüyor.
Çalışanların yalnızca yüzde 19’u, ajanslarının hafta sonu çalışmasını nadiren istediğini veya hiç istemediğini belirtiyor. Bu sonuçlar, konkur süreçlerinin normal çalışma saatlerinin dışına taşmasının birçok ajansta olağan hale geldiğine işaret ediyor.
Benzer bir tablo gece mesailerinde de görülüyor. Çalışanların yüzde 27’si, konkur dönemlerinde saat 22.00’den sonra çalışmanın her zaman veya sık sık yaşandığını ifade ediyor. Yüzde 40’lık bir kesim ise bu kadar geç saatlere uzanan mesailerin nadiren gerçekleştiğini veya hiç yaşanmadığını söylüyor.
Hafta sonu ve gece çalışmaları yalnızca iş ve özel hayat arasındaki sınırları ortadan kaldırmıyor. Sürekli yüksek tempoda çalışmak, ekiplerin dikkatini, yaratıcılığını ve karar alma kapasitesini de etkiliyor. Konkur süreçlerinde ajanslardan beklenen yaratıcı performans yükselirken, bu performansı üretmesi gereken çalışanların dinlenme alanı giderek daralıyor.
Stres hastalık iznine dönüşüyor
Araştırmanın sağlıkla ilgili sonuçları, konkur baskısının çalışanlar üzerindeki etkisini daha görünür hale getiriyor. Katılımcıların yüzde 70’i, kendisinin veya bir çalışma arkadaşının konkur stresi nedeniyle hastalandığını ya da sağlık izni almak zorunda kaldığını belirtiyor.
Bu oran, konkur süreçlerinde yaşanan yoğunluğun yalnızca çalışanların motivasyonunu etkileyen bir sorun olmadığını gösteriyor. Baskı, fiziksel ve zihinsel sağlık üzerinde doğrudan sonuçlar yaratıyor.
Buna rağmen çalışanların yüzde 66’sı mevcut işinden memnun olduğunu söylüyor. İşinden memnun olmadığını belirtenlerin oranı ise yalnızca yüzde 7 seviyesinde kalıyor. Bu çelişkili görünüm, çalışanların ajanslarını, ekiplerini ve mesleklerini sevmeye devam ederken konkur süreçlerinin yarattığı çalışma düzeninden ciddi biçimde rahatsız olduğunu ortaya koyuyor.
Ajans çalışanlarının yüzde 62’si, sağlık ve iyi olma haliyle ilgili sorunlarını yöneticileriyle paylaşabilecek kadar güvende hissettiğini belirtiyor. İşinden memnun çalışanlar arasında bu oran yüzde 69’a yükseliyor.
Ancak sorunların yöneticilere aktarılabilmesi, yoğun çalışma kültürünün kendiliğinden değişmesini sağlamıyor. Çalışanların kaygılarını ifade edebildiği kurumlarda bile konkur dönemlerinin süreleri, kapsamları ve ekiplerden beklenen fedakarlıklar benzer şekilde devam edebiliyor.
Zihinsel sağlık konkur başarısını belirliyor
Araştırmaya katılan çalışanların yüzde 84’ü, zihinsel sağlığın başarılı bir konkur süreci yürütmek açısından kritik olduğunu düşünüyor. Bu görüşe katılmayanların oranı yalnızca yüzde 4.
Bu veri, konkur performansı ile çalışan sağlığı arasındaki doğrudan ilişkiyi gösteriyor. Ajansların müşteriler karşısında daha yaratıcı, stratejik ve ikna edici işler ortaya koyabilmesi için ekiplerin sürekli baskı altında tutulması verimliliği artırmak yerine sonuçların kalitesini düşürebiliyor.
Marcus Brown, reklam sektörünün en iyi yetenekleri bünyesinde tutabilmesi için konkur baskısını romantikleştirmekten vazgeçmesi gerektiğini vurguluyor. Brown’a göre ajansların daha sağlıklı, daha akıllı ve kaynakları daha doğru planlanmış konkur modelleri geliştirmesi gerekiyor.
Bu dönüşüm, yalnızca çalışanlara psikolojik destek sunulmasıyla sınırlı kalmıyor. Konkur kararlarının daha seçici verilmesi, projelere yeterli ekip ve bütçe ayrılması, çalışma saatlerinin kontrol altında tutulması ve müşteri taleplerinin gerçekçi sınırlar içinde yönetilmesi gerekiyor.
Müşteri beklentileri yükseliyor
Ajanslar üzerindeki baskının artmasında müşterilerin konkur dönemlerindeki beklentileri de etkili oluyor. Çalışanların yüzde 73’ü, müşterilerin konkur taleplerinin son yıllarda daha yüksek ve daha gerçekçilikten uzak hale geldiğini düşünüyor.
Katılımcıların yüzde 60’ı, müşterilerin kısa teslim süreleri içinde yüksek hacimli işler istediğini belirtiyor. Ajans ekipleri bazı konkur süreçlerinde strateji, yaratıcı fikir, medya yaklaşımı, örnek uygulamalar, prodüksiyon önerileri ve bütçe modellerini sınırlı zaman içinde hazırlamak zorunda kalıyor.
Üstelik bu çalışmaların önemli bir bölümü için ajanslara herhangi bir ödeme yapılmıyor. Kazanan ajansın belirsiz olduğu konkur süreçlerinde birden fazla ekip günler veya haftalar boyunca üretim yaparken, hazırlanan fikirlerin ticari karşılığı garanti altına alınamıyor.
Bu düzen ajansların zamanını, çalışan kapasitesini ve finansal kaynaklarını da tüketiyor. Kazanılmayan her konkur, yoğun emeğin ardından gelir yaratmayan bir maliyete dönüşüyor. Sonraki konkur başladığında ise ekiplerin aynı tempoyu yeniden kurması bekleniyor.
Yapay zeka teslim sürelerini kısaltıyor
Yapay zekanın ajans iş akışlarına girmesi, konkur süreçlerindeki beklentileri daha da yükseltiyor. Araştırmaya göre çalışanların yüzde 40’ı, yapay zeka nedeniyle müşterilerin brieflerde daha fazla soru ve talep yönelttiğini düşünüyor.
Katılımcıların yüzde 34’ü ise yapay zekanın konkur teslim sürelerini kısalttığı görüşünde. Teknolojinin içerik üretimini ve analiz süreçlerini hızlandırabileceği varsayımı, müşterilerin aynı süre içinde daha fazla fikir, daha fazla alternatif ve daha ayrıntılı sunumlar istemesine yol açıyor.
Ancak yapay zeka araçlarının bazı görevleri hızlandırması, stratejik düşünme, yaratıcı karar alma, ekip içi değerlendirme ve müşteri ihtiyacını anlama süreçlerini ortadan kaldırmıyor. Konkur sürelerinin yalnızca teknolojik hız beklentisine göre daraltılması, çalışanların üzerindeki zaman baskısını artırıyor.
Ajanslar bu noktada yapay zekayı çalışanların kapasitesini sınırsız biçimde genişleten bir araç gibi değerlendirme riskiyle karşı karşıya. Daha kısa sürede daha fazla çıktı beklentisi, teknolojinin sağladığı verimlilik avantajını çalışanların üzerine eklenen yeni bir iş yüküne dönüştürebiliyor.
Kahramanlık anlatısının altında biriken yorgunluk
Raporun en çarpıcı sonucu, çalışanların yüzde 66’sı işinden memnun olduğunu söylerken yüzde 73’ünün sektörü bırakmayı düşünmesinde yatıyor. Bu çelişki, reklamcılığın yıllardır başarı hikayesi olarak anlattığı çalışma kültürünü yeniden sorgulatıyor. Gece yarısına uzayan sunumlar, feda edilen hafta sonları ve son dakika kurtarışları hala mesleki adanmışlığın göstergesi sayılıyor. Ancak aynı kültür, sektörün en deneyimli ve yaratıcı insanlarını sessizce çıkışa hazırlıyor.
Yapay zekanın devreye girmesi de bu baskıyı hafifletmedi. Verimlilik vaadiyle gelen teknoloji, müşteri beklentilerini yükseltti, teslim sürelerini daralttı ve ekiplerden aynı zaman aralığında daha fazla çıktı talep edilmesinin önünü açtı. Çalışanın yükünü azaltması beklenen araç, konkur süreçlerinde hız baskısını büyüten yeni bir performans ölçüsüne dönüştü.
Türkiye’de ücretsiz konkurun yaygınlığı düşünüldüğünde tablonun daha ağır olması şaşırtıcı olmaz. Birden fazla ajansın günlerce karşılıksız fikir, strateji ve tasarım ürettiği bir sistem, yaratıcı emeği sınırsız bir kaynak gibi kullanıyor. Sektör büyümeyi bu düzene bağlamayı sürdürürse, korumaya çalıştığı yeteneği kendi çalışma kültürüyle kaybetmeye devam edecek.



