dosya haber
Gelenekleri bozan markalar
Onları diğerlerinden ayıran şey daha büyük bütçeler ya da daha yüksek sesli kampanyalar olmadı. Sektörün alışılmış kalıplarını ve en sağlam ezberlerini kırdılar, pazarın oyununu kendi kurallarıyla yeniden kurdular. İşte o markalar ve onları geleneklerin dışına taşıyan kararlar…

Gülizar Doğan

Sinem Karabayır

Elif Müftüoğlu

Özkan Özyavuz

Gül Sağır Aydın
SuperFresh’in kategorisinde bozduğu ezber: Pratik çözümden güvenilir ve keyifli deneyime
SuperFresh, dondurulmuş gıdayı yalnızca pratik bir alternatif olmaktan çıkarıp günlük yaşamın doğal ve güvenilir bir parçasına dönüştürüyor, inovasyonları ve tüketiciyle kurduğu yeni ilişkiyle kategorinin kurallarını yeniden yazıyor.
Her kategorinin zaman içinde yerleşmiş bazı kabulleri vardır. Dondurulmuş gıda kategorisindeki en güçlü kabullerden biri de ürünlerin çoğunlukla ihtiyaç anlarında, zamanın daraldığı veya başka bir seçeneğin kalmadığı durumlarda tercih edilen alternatifler olduğu yönündeydi.
SuperFresh olarak dönüştürmek istediğimiz temel alışkanlık tam da buydu. Dondurulmuş gıdayı yalnızca zor zamanlarda başvurulan pratik bir çözüm olmaktan çıkararak günlük yaşamın doğal, güvenilir ve keyifli bir parçası hâline getirmeyi hedefledik.
Bu hedefin arkasında değişen yaşam biçimleri, tüketicinin gıdayla kurduğu ilişkideki dönüşüm yatıyordu. Zira insanlar artık yalnızca hızlı ve kolay çözümlerle yetinmiyor. Pratiklikten vazgeçmeden lezzet, kalite, çeşitlilik ve iyi hissettiren deneyimler de arıyorlar. Başka bir ifadeyle tüketici, hayatını kolaylaştıran ürünlerin aynı zamanda hayat kalitesini de yükseltmesini istiyor.
Bu içgörü, SuperFresh’in kategoriye bakışını yeniden şekillendirdi. Ürünlerimizi yalnızca “hazırlaması kolay” seçenekler olarak değil, farklı tüketim anlarına, beklentilere ve yaşam tarzlarına cevap veren çözümler olarak ele almaya başladık. Böylece kategoriyi tek bir ihtiyaç anının dışına çıkararak günün ve hayatın farklı anlarına yaymayı amaçladık.
Pratiklikten deneyime
Bu dönüşümün en görünür alanlarından biri ürün inovasyonlarımız oldu. SuperFresh Pizza Napoliten, dondurulmuş bir ürünün tüketiciye nasıl bir deneyim sunabileceğini yeniden düşünmemizin en güncel örneklerinden biri.

Buradaki değer önerisi yalnızca kısa sürede pizza hazırlayabilmek değil. Hamuru, kokusu, görünümü ve yeme ritüeliyle restoran kalitesindeki artizan pizza deneyimini evde erişilebilir hâle getirmek. Böylece tüketicinin zihnindeki karşılaştırma noktası da değişiyor. Ürün yalnızca diğer dondurulmuş pizzalarla değil, dışarıda yenilen nitelikli pizzalarla da kıyaslanıyor.
Fonksiyonel faydayı duygusal faydayla birleştiren bu yaklaşım, dondurulmuş gıdayı bir mecburiyet çözümünden kendini ödüllendirme deneyimine taşıyor. SuperFresh Pizza Napoliten sayesinde tüketici, evinde Napoli ruhuna yaklaşan gastronomik bir deneyim yaşayabiliyor.
Benzer biçimde ürün portföyümüzü geliştirirken tüketicilerin değişen mutfak alışkanlıklarını, yeni lezzet arayışlarını ve farklı tüketim anlarını dikkate alıyoruz. Amacımız yalnızca mevcut kategorilere yeni ürünler eklemek değil elbette. Dondurulmuş gıdanın hayatın içindeki rolünü sürekli genişletmeyi de amaçlıyoruz.
Güvenilir liderliğini diyalogla güçlendiren marka
SuperFresh olarak her yıl milyonlarca haneye ulaşıyoruz. Markalı dondurulmuş gıda kategorilerinin birçoğunda pazarda güçlü bir lider konumundayız. Yılda 50’den fazla inovasyon yapıyoruz. Ancak kategori kurallarını değiştirmek yalnızca ürünleri değiştirmekle mümkün değil. Markanın tüketiciyle kurduğu ilişkinin de dönüşmesi gerekiyor.
SuperFresh uzun yıllardır güvenilirlik, kalite ve liderlikle özdeşleşen bir marka. Bizim için önemli olan bu güçlü marka algısını korurken markayı daha samimi, katılımcı ve diyalog kuran bir yapıya taşımak oldu.
Örneğin TikTok’ta izlediğimiz içerik stratejimiz, bu dönüşümün en belirgin örneklerinden biri haline geldi. Sosyal medya dünyasında uzun süre influencer olmak, yüksek takipçi sayılarına sahip olmakla ilişkilendiriliyordu. Ancak platform algoritmaları artık yalnızca takipçi büyüklüğünü değil, içeriğin ilgi ve etkileşim yaratma gücünü de ödüllendiriyor. Bu da içerik üreten herkesi potansiyel bir creator hâline getiriyor.
SuperFresh olarak bu kültürel değişimi erken okuduk. Creator iş birliklerimizi yalnızca yüksek takipçili hesaplarla sınırlamadık. Yüz takipçisi olan bir içerik üreticisine de on bin takipçisi olan biri gibi yaklaşarak onu markanın iletişim dünyasının gerçek bir parçası olarak kabul ettik.
İçerik üretimini yalnızca belirli kalıplarla sınırlı görmeyen yaklaşımımızla “creator” tanımını genişlettik. Bu yaklaşım SuperFresh’e yalnızca görünürlük değil, markayla gönüllü biçimde etkileşime giren yüzlerce içerik üreticisi kazandırdı.
Burada bizim için markanın rolü yukarıdan konuşan bir yayıncı olmak değil, tüketicinin üretim kültürüne katılan ve ona alan açan bir kolaylaştırıcı olmak. Güvenilirliğimizi korurken daha yakın ve karşılıklı bir ilişki kurmamızı sağlayan temel değişim de bu oldu.
Anlatmaktan yaşatmaya
Dondurulmuş gıda, son yıllarda FMCG’nin en hızlı büyüyen kategorilerinden biri. Buna karşın kategori, Türkiye’de henüz potansiyeline tam anlamıyla ulaşmış değil. Avrupa ve ABD’de kişi başına düşen yıllık dondurulmuş gıda tüketimiyle karşılaştırıldığında Türkiye’nin hala önemli bir gelişim alanına sahip olduğu görülüyor. Kategorinin bu potansiyeli gerçekleştirebilmesi için ise tüketicinin dondurulmuş gıdaya ilişkin bazı yerleşik algı bariyerlerinin aşılması gerekiyor.
Diğer taraftan, tüketicinin markalara duyduğu güven artık yalnızca reklam mesajlarıyla inşa edilmiyor. İnsanlar, ürün ve markayla ilgili iddiaları bizzat görmek, deneyimlemek ve güvenilir kaynaklar üzerinden doğrulamak istiyor. Bu nedenle şefler, diyetisyenler ve sürdürülebilirlik uzmanlarıyla oluşturduğumuz deneyimlerde ürünlerimizi yalnızca anlatmakla yetinmiyoruz. Tüketicilerin ürünlerimizin tazeliğini ve lezzetini bizzat görmesini, tatmasını ve konunun uzmanlarıyla birlikte değerlendirmelerini sağlıyoruz.
Şefin uzmanlığı ürünün lezzeti ve kalitesi konusunda güven oluşturuyor. Diyetisyenin katkısı beslenmeye ilişkin soru işaretlerini azaltıyor. Sürdürülebilirlik uzmanları ise markanın yaklaşımını kurumsal bir söylem olmaktan çıkararak somut bir zemine taşıyor.
Böylece “storytelling”in ötesine geçerek “storydoing” yaklaşımını benimsiyoruz. Marka vaadini yalnızca iletişimde ifade etmek yerine tüketicinin deneyimleyebileceği gerçek bir eyleme dönüştürüyoruz.
Kategorinin geleceği: Kolaylığın ötesinde değer yaratmak
Önümüzdeki dönemde dondurulmuş gıda kategorisinin yalnızca pratiklik üzerinden büyümeyeceği aşikâr. Zira tüketiciler kolaylığın yanında daha fazla kalite, çeşitlilik, şeffaflık, kişiselleştirme ve deneyim talep ediyor.
Dondurulmuş gıdanın geleceğinde restoran kalitesindeki ürünlerin, farklı dünya mutfaklarının, yeni tüketim anlarının ve değişen beslenme beklentilerine cevap veren çözümlerin daha fazla öne çıkacağını öngörüyoruz. Bunun yanında sürdürülebilirlik, gıda israfının azaltılması ve üretim süreçlerinin daha görünür hâle gelmesi de kategorinin temel gündemleri arasında olacak.
SuperFresh olarak bu dönüşümde yalnızca değişime uyum sağlayan değil, değişimin yönünü belirleyen markalardan biri olmayı hedefliyoruz. Ürün inovasyonunu kültürel içgörüyle, teknolojiyi insan anlayışıyla, güvenilirliği ise samimi bir diyalogla birleştirmeye devam edeceğiz.
Çünkü bizim için kategorinin kurallarını yeniden yazmak, geçmişte doğru kabul edilen her şeyi reddetmek anlamına gelmiyor. Güvenilirlik ve kalite gibi değişmeyen değerleri korurken, bu değerleri bugünün yaşam biçimlerine ve tüketici beklentilerine uygun yeni biçimlerde hayata geçirmek anlamına geliyor.
SuperFresh’in dönüşümü de tam olarak burada yatıyor: Dondurulmuş gıdayı gündelik hayatın dışında kalan bir alternatif olmaktan çıkarıp günlük yaşamın içinde güvenilen, sevilen ve birlikte üretilen bir deneyime dönüştürmek.
Fast-Food’un ezberini bozdu
Hikâyemiz, yeme-içme dünyasına yeni bir soluk getirme arzusuyla, bu topraklardan doğan yüzde 100 yerli sermayeli bir Türk markası olma hedefiyle başladı. Misafirlerimize alışılagelmiş ‘ye-kalk’ servisini sunmak yerine, her şubemizde kendilerini ait hissedecekleri bir fast-casual dünyası yarattık. Kalite beklentilerine en üst seviyede yanıt verirken, misafirlerimizle kurduğumuz bağa odaklandık. Bugün çıtır tavuk severler bizi sadece imza ürünümüzle değil; iletişim dilimizle ve temsil ettiğimiz kültürle farklı bir yere koyuyor. Kısa sürede elde ettiğimiz büyümenin arkasında da restoranlarımızdan ayrılan misafirlerin markamızla bağ kurması yatıyor. Doyuyo’yu bir restoran zincirinden çok, insanların hayatında yer eden bir marka evrenine dönüştürmeyi hedefliyoruz.
Mutfakta başlayan farklılaşma
Sunduğumuz doyuruculuk ve yüksek standartlardaki lezzetlerimizle misafirlerimize onlara verdiğimiz değeri her lokmada hissettirmeyi amaçlıyoruz. Sadece çıtır tavukta iddialı değiliz; kendi tesislerimizde hazırladığımız ekmeklerimiz, gurme soslarımız ve sektörde bir ilk olan ev yapımı limonatalarımızla da iddialıyız. Misafirlerimize sunduğumuz her detayda gösterdiğimiz titizlik, markamıza duyulan güvenin temelini oluşturuyor. Bugün birçok misafirimizin gerçek bir Doyuyo tutkununa dönüşmesini sağlayan da üretimden servise kadar her adımda gösterdiğimiz bu özen.
Dijital dünyada kendi dilini yarattı
Kuralları yeniden yazdığımız alanlardan biri de dijital iletişim oldu. Sosyal medyayı yalnızca kampanya duyurularının yapıldığı bir mecra olarak görmenin ötesinde, kendi kültürümüzü ürettiğimiz bir içerik platformuna dönüştürdük. Özellikle gençlerin yoğun kullandığı platformlarda klasik reklam dilinin dışına çıkarak özgün bir iletişim modeli geliştirdik. Kadıköy şubesinin açılışı için hazırladığımız ve Kadıköy’ün simgesi Boğa Heykeli’nin CGI, 3D modelleme, yapay zekâ ve reel çekim teknikleriyle canlandırıldığı kampanya milyonlarca kişiye ulaştı. Sosyal medyadaki özgün içerik dilimizle kendi topluluğumuzu oluşturmayı başardık.

Türkiye’nin ilk markalı dikey mini dizisini çekti
Biz sosyal medyaya yaşayan bir ekosistem olarak yaklaştık. TikTok’a özel geliştirdiğimiz; hayatın içinden hikâyeler ve mizah barındıran dikey videolarla ayda ortalama 10 milyon görüntülenme alıyoruz. Bu yaklaşımı bir adım ileri taşıyarak, Murat Emre Kaman ve Emrah Kaman kardeşler ile birlikte Türkiye’nin ilk markalı dikey mini dizilerinden biri olan Doymuyo: Ferit’in Yolu projesini hayata geçirdik. Böylece kendi hikâyemizi anlatan bir marka haline geldik.
Teknolojiyi deneyimin bir parçasına dönüştürüyor
Teknoloji bizim için misafir deneyimini geliştiren, operasyonlarımızı güçlendiren bir araç. Sektörde bir ilk olarak hayata geçirdiğimiz paket servis odaklı Ghost Kitchen modelimizle erişilebilirliğimizi artırırken, restoranlarımızdaki Self Order Kiosk sistemimizle sipariş sürecini tamamen kişiselleştirdik. Bazı noktalarımızda siparişlerin yüzde 90’ı bu dijital ekranlar üzerinden gerçekleştiriliyor. Mobil sipariş kolaylığımız ve dijital projelerimizle sektörde fark yaratıyor ve rakiplerimizden ayrışıyoruz. Farklılaşma hikâyemizin merkezine tüketiciyi dinleme kültürünü koyarak menümüzden iletişim dilimize kadar pek çok kararımızı düzenli araştırmalar ve geri bildirimler doğrultusunda şekillendiriyoruz.
Lezzet ve iletişim alanında ödüllü performans
Doyuyo olarak lezzet ve hizmet kalitemizi aldığımız prestijli ödüllerle perçinliyoruz. Boğaziçi İş Dünyası Ödülleri’nde ‘Yılın Gıda Şirketi’, Yıldız İş Dünyası Ödülleri’nde ise ‘Yılın En İyi Gıda Firması’ seçildik. Müşteri deneyimine verdiğimiz önemi A.C.E Awards’ta fast food kategorisinde ‘En Yüksek Müşteri Memnuniyeti Sağlayan Marka’ olarak kanıtlarken; pazarlama ve iletişim alanındaki çalışmalarımızı İstanbul Marketing Awards, GIGI Awards ve Kadıköy Boğa lansman filmimizle iki ayrı kategoride altın ödül kazandığımız PRIDA İletişim Ödülleri ile taçlandırdık. Bu başarılara ek olarak, AI filmimizle Brandverse Awards’ta da ödüle layık görüldük. Ayrıca Belçika’da düzenlenen ve dünyanın en prestijli lezzet ödüllerinden biri olan Superior Taste Awards’ta; 20’den fazla ülkeden gelen 250’den fazla dünyaca ünlü şef ve sömeliyeden oluşan bağımsız jüri tarafından iki özel gurme sosumuz Üstün Lezzet Ödülü’nün sahibi oldu. Bu ödülleri yalnızca bir başarı göstergesi değil, misafirlerimize verdiğimiz her sözü yerine getirdiğimizin ve güvenlerini boşa çıkarmadığımızın birer kanıtı olarak görüyoruz.
Türkiye’de kısa sürede önemli bir büyüme ivmesi yakaladık ve geçtiğimiz yıl ciromuzu iki katına çıkarmayı başardık. Bugün 1.600’den fazla çalışanımız ve yaklaşık 90 şubelik ağımızla yolculuğumuzu yeni pazarlara taşımaya hazırlanıyoruz. Bizim için büyümek yalnızca yeni şubeler açmak anlamına gelmiyor. Geçtiğimiz yıl Dubai Mall ile dünyaya açtığımız lezzet kapımızı, daha geniş coğrafyalara taşımayı hedefliyoruz. Bu doğrultuda başta Avrupa ülkeleri olmak üzere; Orta Doğu, Körfez ülkeleri ve Türk Devletlerindeki master franchise görüşmelerine hız kesmeden devam ediyoruz. Amacımız, markamızın bu topraklarda doğan başarı yolculuğunu sınırların ötesine taşımak ve dünyada yepyeni Doyuyoseverler kazanmak.
Hızlı servis restoranı bir kültür alanına dönüştürdü
Hızlı servis restoran sektörü uzun yıllar boyunca ürün merkezli bir rekabet alanı olarak konumlandı. Markalar çoğunlukla daha büyük porsiyonlar, daha güçlü ürün vaatleri ve tekil lezzet ikonları üzerinden rekabet ederken, tüketici deneyimi büyük ölçüde “seçme” değil “sunulanı kabul etme” ekseninde ilerliyordu.
Bugün ise özellikle Z kuşağı ile birlikte bu denge önemli ölçüde değişmiş durumda. Tüketici artık yalnızca hızlı ve doyurucu bir yemek deneyimi aramıyor; aynı zamanda bu deneyimin içinde seçim yapmayı, farklı tatları keşfetmeyi, kendi tercihlerini ortaya koymayı ve bunu sosyal çevresiyle paylaşmayı önemsiyor. Yani tüketim, bireysel bir ihtiyaç olmaktan çıkarak daha sosyal, daha etkileşimli ve daha kültürel bir alana dönüşüyor.
Biz Popeyes olarak bu değişimi yalnızca gözlemleyen değil, bu değişime yön veren markalardan biri olmayı hedefledik. Bu nedenle kategoride dönüştürdüğümüz en önemli alışkanlık, hızlı servis restoran deneyimini tek bir ürün etrafında şekillenen bir yapıdan çıkarıp, seçim, keşif ve paylaşım üzerine kurulu bir deneyim alanına taşımak oldu.
3 Kalp ile deneyimi yeniden tanımladı
Bu yaklaşımın en somut yansıması ise 3 Kalp kampanyası oldu. 3 Kalp’i yalnızca yeni bir ürün lansmanı olarak değil, tüketicinin deneyimle kurduğu ilişkiyi yeniden tanımlayan bir kurgunun parçası olarak ele aldık. Geleneksel olarak tek bir ana ürün etrafında şekillenen menü anlayışının aksine, tüketicinin farklı tatları aynı anda deneyimleyebileceği, karşılaştırabileceği ve bunu arkadaşlarıyla paylaşabileceği bir yapı tasarladık.

İlk fazda markayı geri çekip merakı büyüttü
Ürün tarafında üç farklı mini burger ve üç farklı sosla çeşitlilik ve kişiselleştirme imkânı sunarken, iletişim tarafında da yine alışılmış kalıpların dışına çıktık. Kampanyanın ilk fazında markayı doğrudan öne çıkarmak yerine, sosyal medya kültüründen beslenen, gençlerin doğal akışına karışan ve merak duygusunu tetikleyen bir hikâye kurguladık. Böylece önce konuşulan bir dünya yarattık, ardından bu dünyanın Popeyes 3 Kalp deneyimine ait olduğunu ortaya koyduk.
Bu bütüncül yaklaşım aslında bizim için tek bir dönüşüme işaret ediyor: hızlı servis restoran kategorisini sadece “ürün sunan” bir yapı olmaktan çıkarıp, tüketicinin aktif olarak içinde yer aldığı, seçim yaptığı, deneyimi kişiselleştirdiği ve kültürel olarak bağ kurduğu bir alana dönüştürmek.
3 Kalp kısa sürede en çok satanlar arasına girdi
Tüketicinin bu yeni deneyim alanını ne kadar sahiplendiğini aldığımız sonuçlarla çok kısa sürede gördük. 3 Kalp, lansmanının hemen ardından en çok satan ürünlerimiz arasına girdi. Bu, kültür markası inşa etme hedefinin aynı zamanda güçlü ticari sonuçlar doğurabileceğinin somut bir kanıtı oldu.
Bugün geldiğimiz noktada biz Popeyes olarak yeniliği yalnızca ürün geliştirme tarafında değil; tüketiciyle kurulan ilişkinin tamamında, yani hem deneyim hem iletişim hem de kategori algısında üretmeye odaklanıyoruz. Tüm bu çalışmaların alt yapısında ise tek bir hedef yatıyor: Popeyes’ı insanların hayatında gerçek bir yer edinen, popüler kültürün organik bir parçası haline gelen bir marka olarak konumlandırmak.
Z kuşağı tüketimi paylaşılabilir bir deneyim sayıyor
Bu yaklaşımın çıkış noktası, genç tüketicilerin yemek deneyimini nasıl tanımladığını anlamaya yönelik çalışmalarımız oldu. Gözlemlediğimiz en önemli değişimlerden biri, özellikle Z kuşağının tüketimi artık yalnızca fonksiyonel bir ihtiyaç olarak görmemesiydi. Deneyimin sosyal medyada paylaşılabilir olması, arkadaşlarla birlikte keşfedilmesi ve kişiselleştirilebilmesi giderek daha önemli hale geldi.
Araştırmalarımız ve saha gözlemlerimiz bize gençlerin standartlaştırılmış deneyimler yerine seçim yapabildikleri, farklı alternatifleri karşılaştırabildikleri ve birlikte deneyimleyebildikleri ürünlere daha fazla ilgi gösterdiğini gösterdi. Bu nedenle tek bir lezzeti büyütmek yerine farklı karakterlere sahip üç ayrı sos ve üç ayrı deneyim sunma fikri ortaya çıktı.
Yeni bir müzik grubu doğuyormuş hissi yarattı
Sürecin en kritik kırılma anı ise iletişim stratejisinde yaşandı. Kampanyayı geleneksel ürün lansmanı yaklaşımıyla mı yöneteceğimiz, yoksa tamamen farklı bir hikâye mi kuracağımız sorusu üzerinde uzun süre çalıştık. Sonunda marka isminden bağımsız şekilde ilerleyen ve yeni bir müzik grubu doğuyormuş hissi yaratan iletişim kurgusunu tercih ettik.
Bu karar beraberinde önemli bir risk de taşıyordu. Çünkü tüketici ilgisini çekebilirsiniz ancak bunun markaya dönüşmesini sağlamak her zaman kolay değildir. Buna rağmen gençlerin doğal akışına dahil olan, onların gündemlerine organik biçimde temas eden bir hikâye yaratmanın daha güçlü bir etki oluşturacağına inandık. Kampanyanın yarattığı merak ve konuşulma oranı, bu kararın doğru olduğunu gösterdi.
Sektörü bekleyen üç temel dönüşüm
Önümüzdeki dönemde hızlı servis restoran sektöründe üç temel dönüşümün belirleyici olacağını düşünüyoruz.
İlk olarak kişiselleştirme çok daha önemli hale gelecek. Tüketiciler artık herkes için aynı deneyimi sunan markalar yerine kendi tercihlerini şekillendirebildikleri markaları tercih ediyor. Menü tasarımlarından dijital deneyimlere kadar her alanda daha fazla kişiselleştirme göreceğiz.
İkinci olarak deneyim ekonomisinin etkisi artacak. İnsanlar yalnızca ne yediklerine değil, bunu nasıl deneyimlediklerine de önem veriyor. Bu nedenle markaların yalnızca ürün inovasyonuna değil, deneyim inovasyonuna da yatırım yapmaları gerekecek.
Üçüncü olarak ise kültürel relevansın önemi daha da artacak. Özellikle genç tüketicilerle bağ kurmak isteyen markaların popüler kültürü uzaktan takip eden değil, onun doğal bir parçası haline gelen yapılar kurması gerekecek. Güncel kültürel kodları anlayan ve bu kodlarla samimi şekilde iletişim kurabilen markalar öne çıkacak.
500’ü aşkın restoranıyla ölçeğini avantaja çeviriyor
Popeyes olarak bu dönüşümün takipçisi değil, yön veren markalarından biri olmayı hedefliyoruz. Ürün geliştirmeden iletişim stratejilerine kadar her alanda tüketici içgörülerini merkeze alıyor; kategorinin mevcut kurallarını tekrar etmek yerine yeni deneyimler tasarlamaya odaklanıyoruz. Bugün 500’ü aşkın restoranımızla sahip olduğumuz ölçeği yalnızca yaygınlık olarak değil, milyonlarca tüketicinin değişen beklentilerini anlayabilmek için önemli bir avantaj olarak görüyoruz.
Önümüzdeki dönemde de gençlerin yaşam kültürünü, tüketim alışkanlıklarını ve beklentilerini yakından takip ederek hızlı servis restoran deneyiminin sınırlarını genişletmeye devam edeceğiz. Çünkü biz markaların gelecekte yalnızca ürünleriyle değil, yarattıkları kültürel etkiyle de değerlendirileceğine inanıyoruz.
Yol kahvesinden Shell kahvesine uzanan dönüşüm
Akaryakıt istasyonları uzun yıllar boyunca yalnızca bir ihtiyaç noktası olarak görüldü. İnsanlar gelir, yakıtını alır ve yoluna devam ederdi. Kahve ise bu deneyimin içinde çoğu zaman “idare edilen”, pratik ama beklenti yaratmayan bir detaydı. Hatta akaryakıt istasyonu kahvesi yıllarca “yol kahvesi” olarak anıldı. Yani alternatif olmadığı için tercih edilen, lezzetiyle değil işleviyle hatırlanan bir ürün.
Bizim dönüştürdüğümüz en temel alışkanlık tam da burada başladı. Artık “yol kahvesi” değil, “Shell kahvesi” olarak anılıyoruz. Kahveyi yalnızca ürün olarak değil, aracı olmayanların bile Shell’de kahve içmek için istasyona uğradığı bir lezzet olarak sunuyoruz. Çünkü bugün insanın yolda aradığı şey sadece pratiklik değil; kısa da olsa kendine ait kaliteli bir an yaratabilmek. Biz de istasyonlarımızı yalnızca araçların uğradığı noktalar olmaktan çıkarıp, insanların kendini iyi hissettiği yaşam alanlarına dönüştürmeye odaklandık.
“İnsanların Shell’i” yaklaşımımızın temelinde de bu var. İstasyon molası artık yalnızca yakıt almak için verilen bir ara değil; insanın nefes aldığı, zihnini boşalttığı, bazen güne hazırlandığı bazen de günün temposundan kısa süreliğine uzaklaştığı bir deneyim. Kahve de bu deneyimin en güçlü simgelerinden biri haline geldi.

Bir kahve zinciri olmamamıza rağmen Türkiye’nin en çok kahve satan ilk dört markasından biri haline gelmemiz de aslında bu değişimin çok güçlü bir çıktısı. Bu başarı yalnızca satış rakamı değil; tüketici zihnindeki algının değiştiğinin somut kanıtı. Çünkü insanlar artık Shell kahvesini “yolda içilen kahve” olarak değil, lezzeti için tercih edilen bir deneyim olarak görüyor.
İstasyonu bir mola noktasından yaşam alanına taşımak
Çıkış noktamız aslında çok basit ama güçlü bir içgörüye dayanıyordu: İnsan sevdiği lezzetten vazgeçmiyor. Özellikle kahve, Türkiye’de artık sadece bir içecek değil; gündelik hayatın ritmi, kısa molaların ritüeli ve insanların kendine ayırdığı küçük zamanların en güçlü eşlikçisi. Buna bir de şu gerçeği ekledik: İnsan alıştığı konfor ve kaliteyi yolda da olsa arıyor. Uzun yıllar sektörün kabul ettiği “yol üstünde ne olsa içilir” anlayışının artık geçerliliğini yitirdiğini gördük. Eğer bir tüketici her gün aynı lezzeti aynı standartta bulabiliyorsa, o marka ile duygusal bağ kurmaya başlıyor.
O yüzden en kritik kırılma anımızı, aslında bakış açımızı bu yönde değiştirmek olarak söyleyebiliriz. Kahveyi yakıtın yanında bir tamamlayıcı gibi değil, başlı başına bir kalite ve sadakat alanı olarak görmeye başladık. Eski dönemlerde sektör büyük ölçüde fiyat rekabetine odaklanıyordu. Biz ise kısa vadeli kampanyalar yerine uzun vadeli deneyime yatırım yapmayı seçtik. Kahve makinelerinden çekirdek kalitesine, operasyon standartlarından ekip eğitimlerine kadar her noktada aynı deneyimi sunmaya odaklandık. Çünkü biliyorduk ki lezzetteki istikrar, güven yaratır.
“Sohbet Bahane, Kahve Şahane” derken kastettiğimiz tam da buydu; çünkü gerçekten de iyi kahve bazen sohbetin bile önüne geçebiliyor. İnsanların Shell kahvesini günlük rutinlerinin bir parçası haline getirmesi, hatta yol planlarını buna göre yapmaya başlaması bize doğru yolda olduğumuzu gösterdi.
21 milyon bardak kahvenin anlattığı yeni tüketici beklentisi
Son dönemde en dikkat çeken işimiz iletişim alanında, yeni reklam kampanyamızla birlikte sektörle de paylaştığımız veriler oldu. Engin Akyürek ile sürdürmeye devam ettiğimiz iş birliğimizde, Shell kahvesinin sohbeti bile duraklatan lezzetini esprili bir dille anlattık. Ama asıl yeniliğimiz, elimizdeki kahve verisini Türkiye’nin mola ve kahve kültürüne dair bir okumaya dönüştürmemizdi. Bugün elimizde çok güçlü bir tüketici davranışı verisi var ve biz bunu sadece ticari bir çıktı olarak değil, Türkiye’nin değişen alışkanlıklarını ve tercihlerini anlamanın bir yolu olarak görüyoruz.
2025’te 21 milyon bardak kahve sattık. Son yılların yükselen trendi buzlu kahveler ise toplam satışların yaklaşık üçte birini oluşturuyor ve aslında yeni nesil tüketim alışkanlıklarının ne kadar hızlı dönüştüğünü ortaya koyuyor. Bu da bize şunu söylüyor: İnsanlar istasyonda sadece hızlı servis değil; çeşitlilik, trend takibi ve premium lezzet de bekliyor.
Müşterilerimizin yalnızca ürünlerimizle değil, günlük hayatta sunduğumuz deneyimlerle de bağ kurmalarını istiyoruz. İstasyonlarımızda sunduğumuz yüksek hijyen standartlarımızla, temiz, erişilebilir ve güven veren bir tuvalet deneyimi yaşatmayı ve özellikle aileler için Shell’i yolculuklarda ilk tercih edilen mola noktası haline getirmeyi oldukça önemsiyoruz. Böylece mola kavramını sadece lezzet üzerinden değil, tüm temas noktalarında güven ve konfor üzerinden yeniden tanımlıyoruz.
Mobilite merkezlerinde yeni standart güven ve konfor
Önümüzdeki dönemde çok katmanlı bir dönüşüm süreci öngörüyoruz. Perakende beklentilerinin yükselmesi ve müşteri deneyiminin standartlarının yeniden yazılması bu değişimin iki ana eksenini oluşturuyor. Bu tablo içinde istasyonlar artık yalnızca yakıt ikmal noktaları değil; perakende ve hizmet deneyimini aynı anda sunan entegre yaşam ve mobilite merkezlerine dönüşüyor.
Yani mesele artık sadece ne sunduğunuz değil, bunu nasıl bir bütünsel deneyim içinde sunduğunuz. Bu nedenle stratejik önceliğimiz, istasyon ağımızı hem bugünün hem de geleceğin perakende ihtiyaçlarını aynı anda karşılayabilen bir yapıya dönüştürmek.
Günümüzde müşteriler, istasyona girdiğinde bütünsel, hızlı, tutarlı ve kaliteli bir perakende deneyimi bekliyor. Kahveden market ürünlerine, kişisel ihtiyaçlardan temiz tuvaletlere kadar genişleyen bu yapı, istasyonları geleneksel görüntüsünden çıkardı. Bu yapının sürdürülebilirliği ise operasyonel mükemmeliyet ile mümkün oluyor. Bizim için operasyon, markanın arka plan süreci değil, doğrudan marka vaadinin kendisi. Her istasyonda aynı kaliteyi sunabilmek; ürün standardından servis hızına, deneyim tutarlılığından güvenilirliğe kadar tüm alanlarda ölçülebilir ve yönetilebilir bir sistem gerektiriyor.
Tüm bu değişimin merkezinde ise değişmeyen bir gerçek var: İnsan deneyimi ve güven. İnsanların güvenli, hızlı, kaliteli ve iyi hissettiren bir mola arayışı değişmiyor. Shell olarak bizim rolümüz de tam burada tanımlanıyor: İstasyonları modern perakendenin ve mobilite deneyiminin güvenilir noktalarından biri haline getirmek.
30 yıldır kalıplara sığmayan bir marka
Turknet, 30 yıl önce interneti daha sade, erişilebilir ve özgür hale getirme hedefiyle yola çıktık. Bugün 1 milyon 450 bine yakın kullanıcıya ve 3,3 milyondan fazla haneye ulaşan bir yapıya dönüştük. Sektörde kökten dönüştürdüğümüz en önemli alışkanlık; tüketicinin internete erişmek için karmaşık paketlere, hız sınırlamalarına, gizli maliyetlere ve uzun süreli taahhütlere mecbur olduğu yönündeki geleneksel ezber oldu. Sektörde kullanıcılar yıllarca sözleşmeler, cayma bedelleri ve kotalarla tanımlanan bir deneyime mahkûm edildi. Biz ise interneti sözleşmelerle değil, sunduğumuz deneyimle tercih edilen bir hizmet haline getirmeyi hedefledik.
Bizim için interneti demokratikleştirme sadece bir söylem değil; herkesin hiçbir yapay sınıra (kota, AKN, karmaşık tarife) takılmadan, tek fiyata alabileceği en yüksek hıza ulaşması. 1.000 Mbps simetrik hızları yalnızca belirli bir kesime sunulan premium bir hizmet olmaktan çıkarıp daha geniş kitleler için erişilebilir hale getirmeye odaklandık. İkinci olarak “Kullanıcı ile Aynı Göz Hizasında” olma vizyonunu uçtan uca bir kültür haline getirdik. Logomuzdaki küçük harf kullanımından söylem dilimize kadar her temas noktasında tüketicisiyle aynı hizada duran, şeffaf ve açık bir iletişim alışkanlığı inşa ettik. İletişimimizi parmak göstererek değil, kullanıcı deneyiminin sadeliğini sahiplenerek “İnternet, Turknet” yalınlığına indirgedik.
İnternet bir toplumsal kaldıraca dönüştü
Kullanıcılarımızla kurduğumuz ilişkiyi yalnızca hizmet sağlayıcı-müşteri ilişkisinin ötesine taşıyarak daha güçlü bir bağ kurduk. Tüketicinin gözünde interneti eve çekilen bir kablo olmaktan çıkarıp; bir yazılımcının koduna, bir girişimcinin projesine, bir öğrencinin merakına ve gençlerin teknoloji üretimine alan açan bir toplumsal kaldıraç ve özgürlük alanı haline getirdik. Bu modelimiz, tüketicinin artık hakkı olan hızı ve özgürlüğü proaktif bir şekilde talep etmesini sağlayarak tüm kategorinin hizmet standartlarını yeniden şekillendirdi. Tüketici artık interneti bağlatmayı değil, onunla özgürce bağlanmayı bir alışkanlık haline getirdi.
Tavsiyeye dayalı sadakat taahhüdün yerini alıyor
Bu yaklaşımın arkasındaki temel içgörü, internetin artık hayatın ve teknolojinin temel altyapısı haline gelmiş olmasıydı. Yaptığımız marka ve NPS araştırmalarında tüketicinin internetten en büyük beklentisinin “özgürlük, kesintisizlik ve yalınlık” olduğunu ve daha esnek, daha şeffaf ve daha kontrol sahibi oldukları bir internet deneyimi beklentisi içinde olduklarını gördük.
Güven artık yalnızca markalar tarafından inşa edilmiyor; insanlar tarafından paylaşılıyor ve doğrulanıyor. Bizim büyüme modelimizin önemli bir kısmı da tam burada şekilleniyor. Taahhütlü sadakat yerine tavsiyeye dayalı sadakat modelinin daha sürdürülebilir olduğuna inandık. Kullanıcıyı sözleşmeyle tutmak yerine, deneyimle yanında tutmaya çalışıyoruz. Bugün büyümemizin önemli bir bölümü kullanıcı tavsiyeleriyle gerçekleşiyor. Bu nedenle kullanıcılarımızı hep yalnızca müşteri değil, topluluğumuzun bir parçası olarak gördük.

1996’dan bu yana Turknet inandığı yoldan, her türlü zorluğa göğüs gererek hiç sapmadı. Bu süreçteki en son kilometre taşı ise, bizim için mühendislik gücümüz ile marka ruhumuzu tamamen eşleştirdiğimiz ve yakın dönemde gerçekleştirdiğimiz kapsamlı marka dönüşümümüz oldu. 30. yılımıza yaklaşırken yaptığımız 8 aylık yoğun bir çalışmayla, logomuzda küçük harf kullanımına geçerek kullanıcıyla “tam olarak aynı göz hizasında” durduğumuzu ilan ettik. Nisan ayında yayına aldığımız üç filmlik reklam serimizde hız, fiyat ve taahhüt gibi sektörün en yerleşik kabullerini yeniden ele aldık. Müfit Kayacan’ın hayat verdiği “Dayı” karakteri üzerinden aslında yalnızca internet sektörünü değil, hayatımızdaki yerleşik alışkanlıkları da sorguluyoruz. Kampanyanın merkezinde tek bir fikir var: “30 yıldır kalıplara sığmadık. Bundan sonra da sığmayız.”
Yapay zeka en hızlı interneti Turknet olarak gösterdi
Son dönemin yine ezberleri bozan, yenilikçilikle iletişim ve teknoloji kaslarımızı birleştirerek “akıllı bir risk” aldığımız “Grok Söylesin” kampanyamızı hayata geçirdik. Sektördeki katı regülasyonlar nedeniyle, bağımsız testlerde en hızlı internet olduğumuz tescilli olmasına rağmen klasik reklam diliyle “En hızlı internet biziz” demek riskli ve zordu. Biz de kontrolü tamamen yapay zekaya ve kullanıcılara bırakma cesareti gösterdik. X platformunun yapay zekâsı Grok’u bağımsız bir bilirkişi olarak konumlandırıp, kullanıcıları soru sormaya teşvik ettik. Grok, herkese açık verileri tarayarak “Türkiye’nin en hızlı interneti hangisi?” sorusuna “Turknet” yanıtını verdi.
Bu yaklaşım; sıfır medya bütçesiyle 3 milyonun üzerinde organik görüntülenme, 100.000 TL değerinde kazanılmış medya (earned media), marka bilinirliğinde +11 puanlık artış sağladı. Felis, MIXX, Brandverse gibi saygın organizasyonlardan toplam 16 ödül kazandı. Reklam bütçelerine boğulmuş bir sektörde, kamuya açık verileri yorumlayan yapay zekâyı iletişimimizin merkezine koyarak sektörde farklı bir yaklaşım benimsedik.
Beş yılda 141 milyon dolarlık fiber yatırımı geliyor
İnternet sektöründe önümüzdeki dönemin en önemli dönüşümü, bağlantının bir hizmet olmaktan çıkıp dijital yaşamın temel altyapısı haline gelmesi olacak. Yapay zekâ uygulamalarının yaygınlaşması, uzaktan çalışma modelleri, içerik üretimi ve dijital ekonominin büyümesiyle birlikte kullanıcıların beklentisi de değişiyor. Artık yalnızca yüksek hız yeterli değil; güvenilirlik, düşük gecikme, kesintisiz deneyim ve güçlü altyapı en az hız kadar önemli hale geliyor.
Turknet olarak bu dönüşümün merkezinde altyapı yatırımlarının yer aldığına inanıyoruz. Son 5 yılda kendi fiber altyapımıza 95 milyon dolar yatırım yaptık. Önümüzdeki 5 yılda ise 141 milyon dolarlık ek yatırım planlıyoruz. Gigafiber ağımızı daha fazla şehir ve ilçeye ulaştırarak yüksek hızlı internet erişimini yaygınlaştırmayı hedefliyoruz. Çünkü interneti yalnızca teknik bir hizmet değil; eğitimin, üretimin, girişimciliğin ve dijital kalkınmanın temel altyapılarından biri olarak görüyoruz.
Diğer yandan yapay zekâ, sektörümüzde yalnızca verimlilik sağlayan bir araç olmaktan çıkıyor. Önümüzdeki dönemde kullanıcı deneyimini şekillendiren temel unsurlardan biri olacak. Biz de AI Asistan ve Harmony gibi çözümlerle sorunları kullanıcı fark etmeden tespit edebilen, daha hızlı çözebilen ve daha proaktif bir deneyim sunabilen bir yapı kuruyoruz.
Hedefimiz, Türkiye’nin dijital dönüşümüne katkı sağlayan en güçlü internet altyapılarından birini oluştururken, teknolojiyi insan odaklı bir deneyimle buluşturmak. Çünkü gelecekte fark yaratacak olan sadece daha hızlı internet sunmak değil; kullanıcıların güven duyduğu, hayatını kolaylaştıran ve görünmez şekilde çalışan bir deneyim sunabilmek olacak.