Şiddet, çoğu zaman geceleri konuşulan bir kelime. Gündüzleri istatistiklere hapsediliyor, rakamların soğukluğuna emanet ediliyor, haber metinlerinin içinde hızla geçilip gidiliyor. Oysa toplumsal cinsiyete dayalı şiddet, yalnızca bireysel trajedilerin toplamı değil; bir toplumun korkuları, sınırları ve sustuklarının haritası.
Borusan Holding ile KONDA iş birliğinde hazırlanan Toplumsal Cinsiyete Dayalı Şiddet: Algı ve Tutum Değişimleri Raporu, Türkiye’nin şiddetle kurduğu ilişkiye yakından bakıyor. 28 ilde, 18 yaş üzeri 2452 kişiyle yüz yüze gerçekleştirilen saha çalışması, şiddetin yalnızca yaşanan bir olgu değil, nasıl algılandığını, nasıl meşrulaştırıldığını ve nasıl reddedilmeye başlandığını ortaya koyuyor.
Araştırma, fiziksel şiddetten dijital şiddete, cinsel istismardan ısrarlı takibe kadar geniş bir alanda deneyimleri kayıt altına alırken, toplumun bu deneyimlere verdiği teşhis ve tepkileri de ölçüyor. Genç ve eğitimli kadınların yükselen itirazı, erkeklerle kadınlar arasındaki algı farkı, sosyal medyada artan görünürlükle birlikte derinleşen güvenlik endişesi ve “kadının beyanı esastır” yaklaşımına yayılan destek, bugün gelinen zihinsel eşiğin ipuçlarını veriyor.
Borusan’ın ortaya koyduğu soru ise basit ama sarsıcı: “Ne münasebet?”
Şiddeti normalleştiren cümlelere, suçun yükünü mağdura bırakan kalıplara, özgürlüğü pazarlık konusu yapan zihniyete karşı yükselen bir toplumsal cevabın adı.
Şiddet sadece fiziksel değil, dijital ve görünmez
Araştırma, Türkiye’de şiddet algısının artık daha geniş bir çerçevede tanımlandığını ortaya koyuyor. Kadınlar, şiddeti yalnızca fiziksel saldırı olarak görmüyor. Ekonomik kısıtlamadan dijital takibe, ısrarlı mesajlardan sosyal medya tacizine kadar uzanan bir spektrumdan bahsediyoruz.
Kadınların beyanlarına göre maruz kalınan şiddet türleri:
- Fiziksel şiddet: %26
- Dijital şiddet: %14
- Cinsel şiddet: %13
- Ekonomik şiddet: %10
- Israrlı takip: %17
Daha çarpıcı bir veri ise şu: Kadınların %28’i, yakın çevresinde şiddete maruz kaldığını bildiği ama konuşamayan birileri olduğunu söylüyor. Erkeklerde bu oran %16. Bu fark, sadece deneyim değil, farkındalık meselesi.
Dijital, yeni bir şiddet sahası
Rapora göre dijital mecralar artık yalnızca görünürlük alanı değil. Aynı zamanda bir risk alanı. Kadınların %14’ü dijital ortamlarda şiddete maruz kaldığını söylüyor. Erkeklerde bu oran %9.
En çarpıcı detaylardan biri, sosyal medya davranışına yansıyor:
- Her 100 kadından 18’i, güvenlik gerekçesiyle hesabını gizlemek veya kapatmak zorunda kalmış
- Erkeklerde bu oran %9
Kadınlar dijital dünyada kendini iki kat daha fazla geri çekiyor. Bu geri çekilme bir tercih değil, bir savunma mekanizması. Özellikle genç kadınlarda güvenlik refleksi daha görünür:
- 18–24 yaş: %39 acil çağrı uygulaması kullanıyor
- 25–34 yaş: %32
- Türkiye geneli kadın ortalaması: %22
Dönüşümün yeni taşıyıcıları: Genç kadınlar
Araştırmada umut veren nokta tam burada başlıyor. Genç ve eğitimli kadınlar, hem farkındalığın hem de toplumsal dönüşümün ana aktörleri olarak öne çıkıyor.
Kadınların ve erkeklerin %87’si, şiddet ve tacizin ifşa edilmesini destekliyor. Genç kadınlarda bu oran %91.
Ve en tartışmalı konulardan biri: “Kadının beyanı esastır”
Toplumun %75’i, şiddet ve taciz durumlarında mağdurun beyanının temel alınması gerektiğini düşünüyor. Bu, Türkiye gibi bir toplum için oldukça kritik bir zihinsel eşik. Bu destek özellikle gençlerde daha güçlü.
“Ne münasebet?” diyen bir toplum
KONDA, 2015’te sorduğu tartışmalı soruyu 2025’te yeniden soruyor: “Kadınlar, tacize ve şiddete uğramamak için ne yapsın?”
Bundan 10 yıl önce daha yaygın olan cevaplar şunlardı:
- “O saatte dışarıda ne işi varmış?”
- “Giyimine dikkat etseydi”
Bugün tablo değişmiş durumda. Toplum, bu tür kalıp yargılara daha sert bir mesafeyle yaklaşıyor.
Özellikle kadınlar ve gençler bu tür söylemlere açıkça karşı çıkıyor.
Bu karşı çıkış, raporda şu tavırla özetleniyor: “Özgürlüklerimizi neden kendi kendimize kısıtlıyoruz, ne münasebet.” Bu ifade, raporun en güçlü zihinsel dönüşüm cümlelerinden biri.
“Genç ve eğitimli kadınlar bu dönüşümün öncüsü”
Borusan Holding İnsan, İletişim ve Sürdürülebilirlik Grup Başkanı Nursel Ölmez Ateş, araştırmanın sadece bir veri çalışması olmadığını, aynı zamanda kurumların topluma karşı sorumluluğunun bir parçası olduğunu vurguluyor. Ateş’e göre bu rapor, toplumsal cinsiyete dayalı şiddetle mücadelede nerelerde eksik kalındığını, nerelerde güçlenildiğini görünür kılan bir yol haritası.
“Toplumda farkındalığın artması, özellikle genç ve eğitimli kadınların bu değişimin öncüsü olması geleceğe dair umutlarımızı güçlendiriyor. Veriler, şiddeti ve ayrımcılığı normalleştiren her türlü yaklaşımın artık daha geniş bir kesim tarafından açık biçimde reddedildiğini gösteriyor. Tacizi ve şiddeti önlemek için sunulan kalıp yargılara ‘Ne münasebet’ gibi güçlü bir tavırla karşı çıkılması, bu dönüşümün en net göstergelerinden biri.”
Şiddetin meselesi kadınların değil, toplumun meselesi
Raporun ortaya koyduğu tablo net: Kadına yönelik şiddet artık yalnızca bireysel hikayelerle konuşulmuyor. Toplumun önemli bir kesimi, bu meselenin yapısal, kültürel ve kurumsal bir problem olduğunu daha açık biçimde kabul ediyor. Özellikle genç ve eğitimli kadınların öncülük ettiği bu farkındalık, şiddeti normalleştiren kalıplara karşı güçlü bir direnç üretiyor.
Ancak tam da burada kritik bir eşikteyiz. Çünkü farkındalık her zaman eyleme dönüşmüyor. Veriler, zihinsel bir dönüşümü açıkça gösteriyor, fakat asıl soru şu: Bu dönüşüm, gündelik hayatta, hukukta, kurumlarda ve sokakta ne kadar karşılık bulacak?
Borusan’ın bu çalışmayı süreklilik içinde kurgulaması, meseleyi tek bir güne, tek bir rapora ya da tek bir iletişim hamlesine sıkıştırmaması bu açıdan önemli. Çünkü kadına yönelik şiddetle mücadele, dönemsel değil, uzun soluklu bir toplumsal sorumluluk.
Bugün artık daha çok insan, şiddeti önlemek için kadınların özgürlüklerinden fedakarlık etmesini beklemiyor. Aksine, özgürlüğü sınırlayan zihniyete itiraz ediyor. Ve belki de en kıymetli kazanım tam olarak bu: Toplumun, şiddeti “kaçınılmaz” değil, “önlenebilir” bir sorun olarak görmeye başlaması.



