2012 yılında dev kaplumbağa Lonesome George’un ölümüyle birlikte, Galapagos Adaları’ndaki Pinta adasına özgü Pinta kaplumbağası alt türü resmen yok oldu. 1972’de Pinta Adası’nda keşfedilen George, kısa sürede türünü kurtarmak için seferber olan bilim insanlarının çabalarıyla küresel bir koruma sembolüne dönüştü.
MARURI ajansı tarafından yaratılan ve Casta Diva ile PopKorn Films’in ortak yapımı olan kısa belgesel Born to Be the Last (Son Olmak İçin Doğdu), PopKorn’un kurucusu Daniele Testi tarafından Born Free için yönetildi. Film, Lonesome George’a bir ses vererek ölümünün ardından kendi hikâyesini ve kimliğini geri almasını sağlıyor.
Film, insan davranışlarını eleştirel bir bakışla sorguluyor. Hayvanlara kendi düşünce, his ve davranışlarımızı yüklerken, ‘peki onlar ne düşünüyor?’ sorusunu hiç sormadığımızı gözler önüne seriyor. İnsanların beklentileri nedeniyle George, kendi türünü kurtarma sorumluluğunu omuzlamak zorunda kaldı. Yaşadığı topraklardan alındı, bilinmez bir ortama taşındı ve orada çoğalması beklendi.
George bir pazarlama aracı, bir turistik cazibe merkezi ve kültürel ikon haline geldi çünkü yalnızca onun, türünü kurtarabileceği fikri yayıldı. 41 yıl boyunca dünya gözünü ondan ayırmadı, acaba çiftleşme denemeleri başarıya ulaşacak mı diye bekledi. Ama tüm bu yıllar boyunca, George yalnızdı.
Ancak Born to Be the Last, George’un bizlere güçlü bir veda mesajı gönderdiğini söylüyor: Belki de hiç yalnız değildi. Keşfedilmeden önceki yıllarda, Pinta Adası’nda başka bir erkek dev kaplumbağa ile birlikte, huzur içinde yaşıyor olabilir.
Bu iddia bilimsel olarak kanıtlanmış değil ancak George’un keşfinden iki yıl sonra Pinta Adası’nda bir erkek kaplumbağaya ait ölü bir kabuk bulunması bu ihtimali güçlendiriyor. George’un insanlığa son mesajı ise şu soruyu sorduruyor: Bunca yıl onun ne istediğini, geride kimi bıraktığını kimse neden sormadı?
Film, özgürlük, yalnızlık, kimlik ve bir sembole dönüştürülmenin bedeli üzerine düşündüren dokunaklı bir anlatı sunuyor. Bilimsel gerçekleri duygularla harmanlayarak, “bir türün son bireyi olma” halini sorguluyor ve George’un mirasını, bilimsel makalelerin değil, onun kendi bakış açısının merkezine koyuyor.



