İş dünyasının keskin sınırları ile sanatın uçsuz bucaksız evreni çoğu zaman birbirine zıt kutuplar gibi algılanır. Bir yanda veriler, hedefler ve ölçülebilir başarılar; diğer yanda ise sezgiler, kavramlar ve estetik sancılar… Ancak Allianz Türkiye Pazarlama Direktörü Murat Toz ya da sanat dünyasının bildiği ismiyle POLVO, bu iki dünyayı birbirini tamamlayan “aynı düşüncenin iki farklı yüzü” olarak tanımlıyor.
POLVO için pazarlama ve sanat, insanın dünyayla kurduğu anlam ilişkisini okuma ve yeniden inşa etme çabasının iki farklı dili. Gündelik nesneleri iktidar ve arzu gibi sert kavramlarla harmanlayan heykelleriyle tanıdığımız sanatçı, kurumsal kimliği ile yaratıcı kimliği arasındaki o ince çizgiyi şu vurucu cümleyle özetliyor: “Pazarlama ve sanat benim için birbirinden ayrı değil, aynı sorunun farklı dilleri…”
Bu söyleşide; günümüzün baş döndüren hızına karşı sanatın sunduğu o sakin duruşu, pazarlamanın net rakamları ile sanatın ‘bilinmezliklerle dolu’ cesur dünyasının nasıl birleştiğini konuştuk. Kariyerini sadece unvanlardan ibaret bir başarı hikayesine sığdırmayan, stratejinin mantığıyla heykelin ruhunu birleştiren, çok yönlü bir zihnin derinliklerine yolculuğa çıkıyoruz.
Pazarlama direktörlüğünüzün yanı sıra, sanat ve heykel alanındaki çalışmalarınızla da tanınıyorsunuz. Bu iki alan hayatınızda nasıl bir paralellik kuruyor?
Ben bu iki alanı birbirinden ayrı değil, aynı sorunun farklı dilleri olarak görüyorum. Pazarlama da, sanat da aslında insanın dünyayla kurduğu anlam ilişkisini okuma ve yeniden kurma çabası.
Pazarlamada bunu daha kolektif, ölçülebilir ve stratejik araçlarla yapıyorsunuz; sanatta ise daha sezgisel, kişisel ve açık uçlu bir dille. İkisinde de ortak nokta şu: Bir şeyi yalnızca anlatmak değil, ona bir bağlam ve duygu kazandırmak. Bu paralellik benim için zihinsel bir geçiş değil, neredeyse aynı düşüncenin iki farklı yüzü.
Heykel tarafında bugüne kadar nasıl bir yol izlediniz? Çalışma biçiminizi ve sizi yönlendiren temel yaklaşımları nasıl tanımlarsınız?
Heykel pratiğim oldukça kavramsal bir yerden ilerledi. Gündelik nesneler, beden imgeleri, meyve formları ya da çocukluk referansları gibi tanıdık unsurları; iktidar, norm, arzu, yabancılaşma gibi daha sert meselelerle yan yana getirmeyi seviyorum. Çalışma biçimim sezgisel başlar ama mutlaka düşünsel bir zemine oturur.
Benim için heykel, estetik bir sonuçtan çok, bir düşünceyi fiziksel olarak dolaşıma sokma biçimi. İzleyicinin kendini biraz rahatsız hissetmesi, biraz gülmesi, biraz da durup düşünmesi benim için doğru bir temas noktasıdır.

Sanatla kurduğunuz bu disiplinli ilişkinin, dünyayı ve gündemi okuma biçiminizde yarattığı en belirgin fark ne oldu?
Sanat bana hızdan çok derinlik, tepkiden çok mesafe kazandırdı. Gündemi yalnızca “ne oldu?” sorusuyla değil, “neden bu biçimde oldu?” ve “bunun altında nasıl bir yapı var?” sorularıyla okumayı öğretti. Özellikle toplumsal meselelerde, ilk refleksle pozisyon almaktansa, çelişkileri, kırılganlıkları ve görünmeyen tarafları görmeye çalışıyorum. Bu da dünyayı daha karmaşık ama daha dürüst bir yerden okumamı sağladı.
Sanat ve pazarlama gibi iki farklı düşünme alanı arasında gidip gelmek, bir yönetici olarak karar alma süreçlerinizi nasıl etkiliyor?
Bu iki alan arasında gidip gelmek bana tek doğruya saplanmamayı öğretti. Pazarlama tarafı beni netlik, ölçüm ve sonuç odağında tutarken; sanat tarafı karar verirken sezgiye, bağlama ve uzun vadeli etkiye alan açmamı sağlıyor. Bu denge sayesinde kararlarım ne sadece rakamlara hapsoluyor ne de yalnızca içgüdüyle şekilleniyor. Özellikle belirsizlik anlarında, sanat pratiğinden gelen “tam emin olmadan da ilerleyebilme” cesareti çok işe yarıyor.
Sanatla kurduğunuz düşünme alanı, ekip yönetiminde ve liderlik tarzınızda kendini nerede gösteriyor?
Ekip yönetiminde tek tip düşünceyi değil, farklı bakış açılarını yan yana getirmeyi önemsiyorum. Sanat bana, herkesin aynı şeyi düşünmesinin güvenli ama verimsiz olduğunu öğretti. Bu yüzden denemeye alan açmaya çalışıyorum. Yeni şeyler denemenin yaratıcılık performansını da artırdığını düşünüyorum.

Bugün geriye dönüp baktığınızda, sanatçı yönünüzün iş kimliğinize kattığını düşündüğünüz en önemli kazanım nedir?
Sanatçı yönüm bana şunu kazandırdı: Anlam üretme sorumluluğu. Yaptığım işin yalnızca doğru çalışması değil, doğru bir yerde durması da benim için önemli. Markaların, mesajların ve stratejilerin toplumsal hafızada nasıl bir iz bıraktığını daha fazla düşünür oldum. Bu da işimi sadece başarılı değil, benim için daha anlamlı kılıyor. Geriye dönüp baktığımda en büyük kazanımım, kariyerimi tek boyutlu bir başarı hikâyesine sıkıştırmamış olmak.




